Aslında çok uzun zamandır yazmak istediğim bir konuydu. Son zamanlarda gözlemlediğim ve birebir şahit olduğum toplu taşımada yaşanan bu durumu sizlerle paylaşmak istedim...

Bir şehirde yaşıyoruz… Kalabalık, gürültülü ve her gün binlerce insanın bir araya gelip sonra da birbirini unutup geçtiği bir şehir. Sabah işe, akşam eve dönüş. Otobüsler, tramvaylar, duraklar hep aynı manzarayı gösteriyor. Ama bir şey farklı artık: Saygı.
Bir zamanlar yaşlısı, hastası veya engelli bir bireyi görür görmez ayağa kalkan gençlerin yerini, kulaklıklarını takıp dünyadan kopan bir nesil aldı.

Yaşlı bir amca otobüse biniyor… Elleri titrek, yüzü yorgun, ama gözleri hâlâ insan arıyor; ona “Buyurun, oturun.” diyecek birini. Oysa bir zamanlar, bu ülkede gençler büyüklere hürmet etmeyi bir görev bilirdi. Bugünse, telefon ekranına gömülmüş gözler ne etrafı görüyor, ne de gönlü. Oysa nezaket bir davranış değil, bir kültürdür. Unutuldukça toplumun ruhu da silinir.

Bir genç, yer verdiğinde sadece birine oturacak alan sunmaz; bir kuşağın terbiyesini, bir milletin karakterini yansıtır. Bir gülümseme, bir teşekkür, bir küçük iyilik… Bunlar aslında toplumun görünmeyen bağlarıdır. Ne yazık ki bu bağlar, modern hayatın hızında tek tek kopuyor.

Tramvayda bir teyze ayakta kalıyor. Yanında oturan genç, kulaklığından gelen müziğin sesine sığınıyor. Belki farkında bile değil; ama o an sadece bir koltuk değil, bir insanlık sınavı da boşa geçiyor. Saygı, yer vermekle başlamaz belki… Ama yer vermemekle yavaş yavaş biter.

Artık toplu taşımada sessizlik var. Ama bu sessizlik huzurun değil, duyarsızlığın sessizliği. Oysa bir selam, bir gülümseme, bir küçük hareketle dünya değişmez belki ama bir insanın günü güzelleşir. Biz bu ülkenin “büyüklerine saygı, küçüğüne sevgi”yle büyümüş insanlarıyız. Eğer o değerleri yeniden hatırlamazsak, bir gün hepimiz ayakta kalacağız; sadece otobüste değil, hayatta da…