Doğu Anadolu’nun en stratejik noktalarından biri olan Kars binlerce yıllık geçmişiyle adeta bir açık hava müzesi niteliği taşırken isminin ve yerleşim tarihinin kökenleri insanlık tarihinin ilk dönemlerine kadar uzanıyor. Kür ve Aras nehirlerinin can verdiği bu bereketli havzada yürütülen arkeolojik çalışmalar bölgenin sadece bir geçiş güzergahı olmadığını aynı zamanda yerleşik hayata geçişin en eski tanıklarından biri olduğunu kanıtlıyor. Milattan önce dokuzuncu bin yıla kadar dayanan buluntular bu topraklarda avcı toplayıcı toplulukların evcilleştirme ve tarım faaliyetlerine başladığını gösterirken bölgenin isimlendirilme süreci de bu tarihsel katmanların üzerine inşa ediliyor. Şehrin bugünkü isminin temelinde yatan kültürel birikim Hurilerden Urartulara İskitlerden Arsaklılara kadar uzanan geniş bir medeniyetler zincirinin ortak mirası olarak kabul ediliyor.
Anadolu’nun İlk Sakinleri Ve Urartuların Stratejik Egemenliği
Kars topraklarının bilinen en eski yerleşik halkı milattan önce beş binli yıllarda bölgeye gelen Huriler olarak tarih kayıtlarına geçiyor. Hurilerin ardından bölgeye damgasını vuran asıl güç ise milattan önce dokuzuncu yüzyılda güneyden gelerek bu sarp coğrafyayı fetheden Urartular olmuştur. Urartu medeniyeti bölgede kurduğu küçük beylikler aracılığıyla yaklaşık iki bin beş yüz yıl süren köklü bir egemenlik kurarken kentin savunma mimarisinin ve tarımsal altyapısının temellerini atmıştır. Ancak bu uzun soluklu dönem milattan önce 665 yılında kuzeyden gelen şiddetli Kimmer akınlarıyla sarsılmış ve Urartular stratejik öneme sahip bu toprakları terk etmek zorunda kalmıştır. Kimmerlerin ardından bölgeye hakim olan İskitler Kars ve çevresinde milattan önce 145 yılına kadar sürecek olan yeni bir dönem başlatarak bozkır kültürünün izlerini bu coğrafyaya kazımıştır.
Arsaklı Hanedanı Ve Türk Varlığının Tarihsel Kökleri
İskit egemenliğinin sona ermesiyle birlikte sahneye çıkan Partlar bölgenin kaderini değiştirecek bir adım atarak Türk asıllı Arsaklı beyliğinin temellerini atmıştır. Arsaklar milattan önce ikinci yüzyıldan milattan sonra beşinci yüzyılın ortalarına kadar Kars ve çevresinde hüküm sürerek şehrin bugünkü ismine ilham kaynağı olan kültürel dokuyu sağlamlaştırmıştır. Arsaklı dönemi bölgenin hem askeri hem de ticari bir merkez olarak güçlendiği bir zaman dilimi olarak dikkat çekerken 430 yılına gelindiğinde hakimiyet Sasanilerin eline geçmiştir. Sasaniler Bizans İmparatorluğu ve yükselen İslam orduları arasında yüzyıllarca süren el değiştirme süreçleri Kars’ın bir serhat şehri kimliği kazanmasında belirleyici olmuştur. Bu dönemde şehir sürekli bir savunma ve inşa döngüsü içinde kalarak farklı kültürlerin mimari ve sosyal etkilerini bünyesinde harmanlamıştır.
Selçuklu Fethinden Moğol İstilasına Uzanan Sancılı Süreç
Türk tarihinin Kars üzerindeki en belirgin mührü 1064 yılında Selçuklu Türklerinin şehri fethetmesiyle vurulmuştur. Büyük Selçuklu Devleti bölgenin yönetimini Türk Şeddatlı beyliğine devrederek İslam ve Türk kültürünün bu topraklarda kalıcı hale gelmesini sağlamıştır. Ancak Anadolu’nun kapısı niteliğindeki bu şehir huzuru uzun süre tadamamış ve 1200 yılında Gürcü Atabeylerinin kontrolüne girmiştir. Tarihin en yıkıcı dönemlerinden biri ise 1239 yılında Moğolların bölgeye ulaşmasıyla yaşanmıştır. Moğol istilası Kars’ın yerleşim yerlerini yollarını ve kalelerini büyük bir tahribata uğratırken bölgedeki ekonomik ve sosyal yaşamı adeta durma noktasına getirmiştir. Moğolların Anadolu topraklarından çekilmeye başlamasıyla birlikte şehir yeniden toparlanma sürecine girmiş ancak bu kez de farklı beyliklerin nüfuz mücadelesine sahne olmuştur.
Karakoyunlu Ve Akkoyunlu Beyliklerinin Egemenlik Yarışı
On beşinci yüzyılın başlarında Moğol etkisinin kırılmasıyla birlikte Kars 1406 yılında Karakoyunluların idaresi altına girmiştir. Bölge bir süre bu beyliğin koruması altında kalsa da 1467 yılında Akkoyunluların saldırılarıyla yeniden el değiştirmiştir. Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmen beylikleri arasında yaşanan amansız savaşlar Kars ve çevresindeki köylerin tahrip edilmesine ve yerel nüfusun ciddi oranda azalmasına neden olmuştur. Bu iki beyliğin sürekli çatışma halinde olması bölgedeki ticari hayatı sekteye uğratmış ve kentin imar faaliyetlerini yavaşlatmıştır. Yaşanan tüm bu savaşlara ve yıkımlara rağmen Kars her seferinde yeniden ayağa kalkmayı başarmış ve sahip olduğu jeopolitik önem sayesinde her zaman paylaşılamayan bir kale şehir olma vasfını korumuştur. Bu zengin ve çalkantılı geçmiş kentin bugünkü kültürel çeşitliliğinin ve dayanıklı insan yapısının en büyük kaynağı olarak görülüyor.