Isparta’nın kökeni, Anadolu’nun en eski yerleşim alanlarından biri olması nedeniyle tarih öncesi dönemlere kadar uzanıyor. Günümüzde Akdeniz Bölgesi’nde yer alan kent, yakın çevresiyle birlikte Pisidia olarak adlandırılan coğrafyanın önemli merkezleri arasında kabul ediliyor. Arkeolojik bulgular, Isparta ve çevresinde insan yaşamının Paleolitik Dönem’e kadar geri gittiğini ortaya koyuyor. Bu durum, bölgenin yalnızca tarihi çağlarda değil, tarih öncesi dönemlerde de yerleşim için tercih edildiğini gösteriyor. Zaman içinde farklı uygarlıkların egemenliğine giren Isparta, Anadolu’daki siyasi ve kültürel değişimlerin yakından hissedildiği merkezlerden biri olmuştur.
Pisidia Bölgesi Ve İlk Yerleşim İzleri
Isparta’nın yer aldığı Pisidia Bölgesi, Anadolu’nun dağlık yapısı ve stratejik konumu nedeniyle tarih boyunca dikkat çeken bir alan olmuştur. MÖ 2000’li yıllarda bölge, Luvi ve Arzava topluluklarının yerleşim alanı olarak bilinmektedir. Bu topluluklar, Anadolu’nun erken dönem kültürel yapısında önemli izler bırakmıştır. Hititler siyasi bir güç haline geldikten sonra Pisidia’ya ilgi göstermiş, ancak Arzava ülkesi üzerinde kalıcı bir egemenlik kuramamışlardır. Yüzyıllar süren mücadeleler, bölgenin sürekli el değiştirmesine neden olmuş ve Isparta çevresi siyasi istikrarsızlıkların yoğun yaşandığı alanlardan biri haline gelmiştir.
Frigler Lidyalılar Ve Pers Döneminde Isparta
MÖ 1200’lü yıllarda Balkanlar üzerinden Anadolu’ya gelen ve Ege Göç Kavimleri olarak adlandırılan topluluklar, bölgenin siyasi yapısını köklü şekilde değiştirmiştir. Bu süreçte Arzava Ülkesi Konfederasyonu’nun varlığı sona ermiştir. Frigler, MÖ 8. yüzyıldan itibaren bölgede etkinlik göstermiş ancak zamanla güç kaybetmişlerdir. MÖ 690 yılında Lidya Devleti, Isparta ve çevresinde hakimiyet kurmuştur. Lidyalılar döneminde bölge, ticaret yolları üzerinde bulunması nedeniyle stratejik bir önem taşımıştır. Kimmer ve Sapardai topluluklarının akınları Lidya egemenliğini zorlasa da bu gruplar bölgede kalıcı bir güç oluşturamamıştır. MÖ 546 yılında Perslerin Anadolu’yu ele geçirmesiyle birlikte Isparta ve çevresi uzun süre Pers hakimiyetinde kalmıştır.
Hellenistik Dönem Ve Roma Egemenliği
MÖ 334 yılında Büyük İskender’in Anadolu’ya girmesiyle birlikte Pers egemenliği sona ermiş ve Isparta toprakları Hellenistik Dönem’e adım atmıştır. Bu dönemde Minassos olarak bilinen yerleşim, bölgenin öne çıkan merkezlerinden biri olmuştur. Büyük İskender’in ölümünün ardından yaşanan siyasi paylaşım sürecinde Isparta, sırasıyla Bergama Krallığı ve Seleukoslar’ın yönetimine girmiştir. MÖ 190 yılında Romalıların bölgeyi ele geçirmesiyle birlikte uzun sürecek Roma egemenliği başlamıştır. Roma döneminde Isparta çevresinde Bayat, Uluborlu, Yalvaç, Sütçüler, Şarkikaraağaç ve Gelendost gibi önemli yerleşimler gelişmiştir. Bu merkezler, hem idari hem de dini açıdan bölgenin yapı taşlarını oluşturmuştur.
Bizans Döneminde Dini Ve İdari Merkez Kimliği
Roma İmparatorluğu’nun MS 395 yılında ikiye ayrılmasıyla birlikte Isparta, Doğu Roma yani Bizans İmparatorluğu sınırları içinde kalmıştır. Bu dönemde şehir, idari taksimatlar sonucunda eyalet statüsü kazanmış ve aynı zamanda dini merkez niteliği taşımaya başlamıştır. Özellikle VII. ve IX. yüzyıllar arasında yapılan düzenlemelerle bölge, Bizans’ın önemli yerleşim alanları arasında gösterilmiştir. Bizans döneminde Isparta ve çevresi, askeri ve dini yapılarıyla öne çıkmış, Anadolu’daki savunma hattının bir parçası olmuştur.
Ortaçağda İslam Ve Bizans Mücadelesi
Ortaçağ boyunca Isparta, İslam devletleri ile Bizans arasında yaşanan mücadelelerin etkisini yoğun şekilde hissetmiştir. 774 yılında Abbasiler döneminde güçlü bir Arap ordusu Isparta’yı ele geçirmiş ancak bu hakimiyet uzun sürmemiştir. Kısa bir süre sonra Bizans birlikleri bölgeyi yeniden kontrol altına almıştır. İslam devletlerinin Anadolu’ya yönelik akınları 10. yüzyıla kadar devam etmiş, bu süreçte Isparta sık sık el değiştiren bir merkez olmuştur. 8. yüzyıl başlarında kısa süreli Abbasi yönetimi sırasında kentin adı Arap kaynaklarında Sabart olarak kayıtlara geçmiştir. Bu adlandırma, Isparta’nın tarihsel kökeninin farklı kültürler tarafından nasıl şekillendiğini ortaya koyan önemli bir ayrıntı olarak dikkat çekmektedir.




